Mekanlarla Bağ ve Mekanın Bizde Yarattığı Hafıza

Çocukluğunuzun ya da gençliğinizin geçtiği, o eski sokağı düşünün. Yıllar, yollar ve yaşanmışlıklar sonra oraya tekrar döndüğünüzde, gözleriniz ister istemez hep o bildiğiniz, toy zihninizde kaldığı haliyle tanıdık köşeleri arar. Daha önce dondurma yediğiniz, sahibini ismen olmasa da yüzüyle tanıdığınız o küçük dükkan, her sabah önünde simit sırasına girdiğiniz o mahalle fırını veya lisede öğle aralarını geçirdiğiniz bir kafe… Bu mekanların hepsi, yıllarca direnip yerli yerinde durduğunda, aynı sokakları yeniden yürümek size olağanüstü bir güven hissi verir. Mekan oradadır, anı oradadır. Dolayısıyla geçmişinizle olan bağınız kopmamıştır. Sokak boyunca size onlarca anı kendini hatırlatarak adeta hafızanızı diri tutar.

Peki ya zamanla büyüdüğümüz, kabuğumuzdan çıkıp şehrin o devasa, uğultulu kalbine karıştığımız senaryolar? Mesela İstiklal Caddesi’ni düşünün. O devasa ana aksı, pasajları ya da labirent gibi birbirine açılan, her birinde ayrı bir hikayenin saklandığı ara sokakları… Arkadaşlarla ilk ders çıkışı toplanması, nice arkadaşlıkların kurulduğu yer. Gençliğinizin bir döneminde her gittiğinizde uğradığınız, duvarlarına sesinizin, kahkahalarınızın ya da belki de ilk gençlik hüzünlerinizin sindiği bir kahveci veya müdavimi olduğunuz bir bar bir gün aniden yok olduğunda ne olur? Önünden her geçişinizde zihninizde uyanan, o artık var olmayan kapıdan dışarıya sızan anıları düşünün. Fiziken yok olmuş ama zihninizde yeri hala asılı kalan o boşluk, içinizde bir yere ne kadar dokunabilir?

Tam bu noktada, kentsel belleğin en can alıcı sorusunu sormak gerekiyor: Bize bir yeri ait, tanıdık ve sığınak hissettiren her bir bileşen zamanla yok olduğunda, orası hala bizim bildiğimiz, bizim sevdiğimiz o yer midir?

Bunu, felsefe tarihinin en köklü açmazlarından biri olan Theseus’un Gemisi paradoksunun, kişisel ve kentsel bir versiyonu gibi düşünebilirsiniz. Parçaları tek tek değiştirilen bir gemi, günün sonunda hala aynı gemi midir? İstiklal Caddesi gibi milyonların ortak hafızasında yer edinmiş, kapitalizmin, politikanın ve zamanın eliyle sürekli kabuk değiştiren, dönüşen mekanlar için de durum tam olarak budur. İşte bu yüzden, kaç yaşında olursa olsun bu caddeye yolu düşmüş herkes, kronolojik olarak farklı zaman dilimlerini kastetse de günün sonunda hep aynı sitemkar cümleyi kurar: “Burası benim zamanımda böyle değildi.” Çünkü herkesin “kendi zamanı”, caddenin üzerindeki farklı bir nesne, dükkan ya da insan bileşeniyle eşleşmiştir.

Caddeden başımızı kaldırıp meydanın diğer ucuna, Taksim’in siluetine baktığımızda ise bu paradoksun çok daha anıtsal, çok daha farklı işleyen formuyla karşılaşırız: Atatürk Kültür Merkezi. AKM, sadece mimari bir yapı değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme sancılarının, toplumsal kırılmalarının ve kentsel mücadelesinin tam merkezinde duran devasa bir hafıza mekanıdır. Yıllarca atıl bırakılması, önünde ve içinde yükselen protestoların ikonik bir simgesi haline gelmesi, Gezi Parkı eylemlerinde üzerine asılan devasa pankartlarla toplumsal belleğe adeta bir manifesto gibi kazınması boşuna değildi. AKM yıkılmasın ve dönüşmesin derken insanlar orada sadece bir binayı savunmuyordu. O binanın temsil ettiği kültürel kimliği, cumhuriyet modernleşmesini ve kendi yaşam alanlarına dair söz hakkını savunuyordu.

Sonra o bina yıkıldı. Yerine, eski cephesine sadık kalmaya çalışan ama modern teknolojinin tüm imkanlarını barındıran, içi tamamen değişmiş “yeni” bir AKM yapıldı. Mekanın felsefesi tam da burada tekrar düğümleniyor: Bugün meydanda duran o yapı, Gezi’de önünde barikatlar kurulan, cumhuriyetin operalarını, tiyatrolarını sırtlayan o eski AKM midir? Cephesindeki tanıdık çizgiler hafızamızı tazelemeye yetse de, toplumsal bir protestonun parçası olmuş o eski binanın ruhu, bu yeni cephesinde kendine yer edinmiş midir? Yoksa AKM’nin geçirdiği bu radikal dönüşüm, kentsel belleğin üzerini örten, geçmişi ehlileştiren ve o protest ruhun izlerini silen mimari bir müdahale midir?

Burada savunduğum şey, mekanların dönüşmesinin, yenilenmesinin ya da kentin yaşayan, dinamik bir organizma olarak evrilmesinin mutlak bir “kötülük” ya da romantik bir nostalji kaybı olduğu değil elbette. Kentler değişir, değişmelidir. Ancak sürekli, hoyratça ve kimi zaman politik bir motivasyonla gerçekleşen bu dönüşümlerin ortasında, bir caddenin veya bir meydanın karakterini oluşturan o yapı taşları bütünüyle silindiğinde, o mekana ait kolektif ve bireysel hafıza da yavaş yavaş hafıza kırımına uğrayıp yok mu olur? Biz mekandaki taşları değil, o taşların arasına sıkışan toplumsal ruhumuzu mu kaybederiz?

Ölçeğimizi kentin devasalığından ve politik ağırlığından biraz daha küçültelim ve yeniden o korunaklı çocukluğumuza, en kişisel mekanımıza dönelim. Ailenizden birinin, mesela o hepimizin zihninde kendine has kokusuyla, ışığıyla yer eden “anneanne evi”ni getirin gözünüzün önüne. Orayı sizin için güvenli, sıcak ve unutulmaz bir sığınak yapan şey, sadece tuğlalardan, betonarme bir kütleden ibaret olan dört duvar mıdır?

Yoksa salonun köşesinde duran, üzerinde çizgi film izleyip uyuyakaldığınız o eski koltuk mu? Vitrindeki dokunulması yasak olan o porselenler mi? Üzerinde arabalarınızı yarıştırdığınız, desenlerini ezbere bildiğiniz o eski halılar mı? Yani kuzenlerinizle, kardeşlerinizle ilk oyunlarınızı kurduğunuz, çocukluk anlatılarınızı ve kimliğinizi üzerine inşa ettiğiniz o “mekanı kurgulayan” nesneler bütünü mü?

Duvarlar tamamen aynı kalsa bile, içindeki o nesneler, o yaşanmışlık kokusu çekip alındığında, orası hala aynı ev midir? Yoksa sadece yabancı bir mimari kütle mi?

Mekan, nesneleriyle, toplumsal mücadeleleriyle ve bizim o duvarlara yüklediğimiz anlamlarla yaşar. Bir mekanı, onun nesnelerini, meydandaki o hak arayışının sesini ve hissini yanımızda, zihnimizde taşımak mümkün müdür? Yoksa anılar, mekansal somutluğunu ve yerini bütünüyle kaybettiği ölçüde, zamanın içinde eriyip giden, havada asılı kalmış, birer buluta mı dönüşür?

Facebook
LinkedIn
X (Twitter)
Telegram
WhatsApp
Pinterest
Email
Print

Working Hours

Not concerds with trends, only with good tastes

Mon-Fri................9-10
Sat-Sun................10-17

Or make a call: